• Ates Ataseven

Eşref Saati

Updated: Apr 2, 2020

2018 yılında ilk baskısını yapan kitabım Temas'tan bir bölümü paylaşmak istiyorum. Bugünlerdeki ruh halime oldukça uygun olduğunu düşünüyor ve "zamanı" geldiğinde tüm zorlukların geçeceğini hem kendime hem de okuyanlara bir defa daha anımsatmak istiyorum.


Eşref Saati


Ölümün olduğu bu dünyada hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında.


FRANZ KAFKA


1995 yılında İstanbul’da hem üniversitede okuyor hem de bir dalış okulunda asistan eğitmen olarak çalışıyordum. Oldum olası sevdiğim deniz ve denizaltı yaşantısına şahitlik etmenin en güzel yolu tüplü dalış yapmak. Ben de 1994 yılının Şubat ayında İstanbul Boğazı’nın buz gibi sularında dalışa başlamıştım. Suya kafamı soktuğum ilk saniyede sualtına âşık oldum.


Öğrenci olmanın maddi imkânsızlıkları ile cebelleşirken ilk dalış eğitmenim Hakan Öniz’in Saroz Körfezi’nde faaliyet gösteren SDC Dalış Okulu’nda asistanlık yapma teklifi bana milli piyango büyük ikramiyesi çıkmış gibi hissettirmişti. Ben dalış okulunda çalışacak ve para almayacaktım, karşılığında her hafta sonu dalış yapabilecek ve dalış becerilerimi geliştirecektim.


1996 yılında eğitmen oldum. Aktif eğitmenlik yaptığım 1996 2008 yılları arasında yaklaşık olarak 1000 öğrenci yetiştirdim ve yine yaklaşık olarak 4000 dalış yaptım. 1995-1996 yıllarında 12 aya yayılacak şekilde kabaca 50-51 hafta sonu dalış yaptım, dalış okulunda asistanlık yaptım.190 cm boyunda kocaman bir adam olunca her şeyi taşımaya, yüklenmeye bedenim dayanır sanmıştım. Her hafta sonu dalış yapmaya gelen onlarca insanın bütün tüplerini tek başıma dolduruyor, otelden uzak ve dik bir inişi olan koydaki dalış noktasına tek tek taşıyor ve boşaldıkça yeniden doldurmak üzere tekrar yukarı taşıyordum.Her birisi 20’şer kilogram civarında olan dalış tüplerini aynı anda 2 ve hatta bazen 3 adet, kucağımda, sırtımda olacak şekilde taşıyarak farkında olmadan bedenime büyük zarar veriyordum.


Bir akşam oturduğum yerden kalkmak için hafifçe doğrulmaya çalıştım ve oturduğum yere tekrar düştüm. Sağ bacağımı kıpırdatamıyordum. Uyuşma, ağrı ve kasılma çok acı veriyordu. Arkadaşlarımın da yardımı ile hastaneye gidebildim. Doktor gördüğü an doğru teşhisi koymuştu: bel fıtığı!


Ameliyat olmadan, ilaç tedavisi ile bu ilk bel fıtığı saldırısını savuşturmayı başarabildim. Takip eden yıllarda da gerek yoğun spor yapmış ve yapmaya devam ediyor olmam gerek aldığım ilaçlar gerekse fizik tedaviler sayesinde ameliyat olacak aşamaya hiç gelmedim.1997 yılında farklı iki omurum arasında bir başka ve görece daha küçük bir fıtık daha oluştu ve yine aynı yılın sonlarına doğru bu defa boyun fıtığıyla tanıştım. Lady Diana’nın kaza geçirip vefat ettiği dakikalarda ben bir hastanenin radyoloji bölümünde MR sıramı bekliyordum.Doktorlar fıtık demiyorlar elbette, her hastalıkta olduğu gibi bunun da tıbbi bir ismi var, “disk hernisi” ya da “disk kayması” şeklinde isimlendiriliyor.


Omurlarımızın bazıları hareketli, bazıları hareketsiz. Geçirdiğimiz evrim sürecinin bizi iki ayağımızın üzerine kalkmaya itmesi ile birlikte aslında, yerçekiminin etkilerini özellikle hareketli omurlarımızın üzerinde daha da fazla hissetmeye başlamışız.Omurların arasında adeta süspansiyon görevi gören ve disk adı verilen esnek, elastik yapılar var. İşte bu esnek yapıların bulundukları yerden bir zorlanma sonrası kayarak o bölgeden geçen sinirlerin (sinir kanallarının) üzerinde baskı yapmasına bel ya da boyun fıtığı deniyor.Bel ve boyun fıtığı son yıllarda o kadar yaygın ki, neredeyse her 3-4 kişiden birinde bu rahatsızlığın olduğunu görüyorum.


Oturma, çalışma ve hareket etme şekillerimizi tepeden tırnağa gözden geçirmekte yarar var. Doktorlardan öğrendiğim kadarıyla bel fıtıklarının %3-4’ü, boyun fıtıklarının %1-2’si gerçekten ameliyat edilecek seviyede oluyorlar. 2008 yılına kadar var olan fıtıklarımla inişli çıkışlı, bir dargın bir barışık günler geçirerek yaşadım ve ameliyat olmama gerek kalmadı. 2008 yılında bugüne kadar ki en şiddetli ağrıları bana yaşatan ve yeni gelişen boyun fıtığım ile tanıştım. Acil ameliyat olmam gerektiğini söyleyen bir cerrahı dinleyerek ameliyat olmaya hazırlanıyordum ki son bir defa daha Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uzmanı bir hekimden görüş almaya karar verdim.İyi ki de böyle yapmışım.


Kuzenimin arkadaşı olan ve onun yönlendirmesi ile tanıştığım kıymetli Prof. Dr. Gülseren Akyüz beni yaklaşık 1 ay süren son derece başarılı bir fizik tedavi sürecine sokarak ameliyat olmamı engelledi. Fıtıklar hep bedenimde bir yerlerdeydi ve ara ara beni yokluyorlardı. Sinirlerde sıkışma, özellikle rutubetli havalarda artıyordu ve şaşırarak fark ediyordum ki çok stresli olduğum dönemlerde de sıkışmalar ve dolayısıyla ağrılar şiddetleniyordu. Gestalt’i öğrenmeye başladıktan sonra bunun ne anlama geldiğini çok daha iyi kavradığımı söyleyebilirim.


Günlük hayatlarımızda yaşadığımız sevimsiz olayların, bedenlerimiz üzerindeki psikosomatik etkilerini görmezden gelme konusunda anlaşılması güç bir eğilimimiz var. Migrenden fıtıklara, mide problemlerine kadar pek çok bedensel sıkıntının ardında psikosomatik izler bulunuyor.Bazen uyuyup bazen uyanan fıtıklarım, Ironman olma yolundaki yoğun antrenmanlara başladıktan kısa bir süre sonra daha çok uyur haldeydi aslında. Kaslarım güçleniyor-du, vücudum endorfin ve serotonin gibi mutluluk hormonlarını daha fazla salgılıyordu. Ben de bu durumun konforunu sürüyor ve bilinçli bir şekilde milim milim bedenimin limitleri zorluyordum.


Zamanında yapmam gerekip de bir türlü yapamadığım tek şey bel çevremdeki kilolardan kurtulmak olmuştu. Göbek bölgesinde 1 kg ağırlığın bel çevresine olan baskı etkisi yaklaşık olarak 7 kg kuvvetinde oluyor. Bu nedenle bel fıtığının en büyük düşmanlarından birisi göbek bölgesi kiloları. Şimdilerde hızla kurtuluyorum kendilerinden (2013 yılının aralık ayında tam 118 kg ağırlığa ulaşmıştım. 2018 yılı temmuz ayı itibarı ile 100 kg’a düştü ağırlığım. Yaşasın spor ve düşük karbonhidratlı beslenme tarzı!)


2017 yılının Ekim ayında Ironman 70.3, birçok patika koşusu, yarı maraton koşuları, farklı mesafelerdeki triatlon yarışlarına katılmış birisi olarak 2018 için kendime en sevdiğim branş olan bisiklete yönelik efsanevi bir hedef belirlemeye karar verdim, Stelvio Santini!


Stelvio Santini, İtalya’nın kuzeyinde, İsviçre sınırına çok yakın olan Bormio şehrinin kıyısında bulunan efsanevi bir tırmanış rotası. On yıllardır bisiklet tutkunlarının acıdan keyif almayı deneyimledikleri muhteşem bir rota. Her yıl Haziran ayının ilk pazar günü, burada halka açık bir bisiklet yarışı düzenleniyor. Granfondo, 100km’den daha uzun mesafelerden oluşan bisiklet halk sürüşlerine, yarışlarına verilen isim. Granfondo Stelvio Santini 3 ayrı rotadan oluşuyor; uzun, orta ve kısa rotalar. Ben de önce uzun rotaya katılmayı düşünmüş, sonrasında hedefimi orta rota ile değiştirmeye karar vermiştim. Orta rota 137 km ve 3500 m tırmanıştan oluşuyor. Organizasyona adını veren Stelvio Santini geçidi Bormio’dan başlıyor ve 137 km’lik parkurun son 21,5 km’sinden oluşuyor aslında. Bir anda 1200-1300 m irtifalardan 2700-2800 m irtifalara çıkılan, çok dik eğimli ve gerçekten büyük acı veren bir 21,5 km bu.


Acının derse ve dolayısıyla keyfe döndüğü ve en büyük öğretmen olduğu efsanevi bir 21,5 km de diyebiliriz. 2017 Kasım ayından itibaren koçum ile birlikte 7 aylık bir antrenman programı hazırladık. Özellikle ilk aylarda kuvvet çalışmak için bir diğer koçum ile de eş zamanlı olarak kuvvet ve kondisyon üzerine çalışmaya başladık. Tam 7 ay boyunca her türlü havada sokakta, evde trainer’da ve spor salonlarında haftada 6 gün antrenman yaparak bu yarışa hazırlandım. Her 3 haftada bir performansımdaki artışı belirleyebilmek için testlere girdim. Her yıl yaptırdığım detaylı doktor kontrollerime aksatmadan devam ettim. 137 km boyunca her bir kilometrede ne yiyeceğimi, tırmanışın kabaca kaç saat süreceğini, çıkışta ve inişte neler giymem gerektiğini detaylı olarak planladık. Uçak bileti ve konaklama gibi işleri aylar öncesinden hallettim. Aylarca antrenmanlarımı aksatmadan tamamladım.


Şimdi bu kısmı biraz daha ayrıntılı anlatmak istiyorum. Dayanıklılık sporları çok yoğun bir antrenman programı olmadan asla yapılamıyor. Örneğin orta mesafe bir triatlon yarışı için en az 12-14 haftalık yoğun bir antrenman programına harfiyen uymak gerekiyor. Yılda 3-4 yarışa katılıyorsanız eğer bu neredeyse 52 haftanın 48-49 haftasında, haftanın 6 gününde antrenman yapıyorsunuz demek oluyor. Bu bir yaşam tarzı, bir alışkanlık döngüsü aslında. Ben neredeyse haftanın 6 gününde çalışıyorum. Çoğunlukla eğitimler verdiğim bir işim var, bu eğitimler genellikle 09:00-17:00 saatleri arasında oluyor. Eğitim salonlarına en az bir saat önceden gitmek ve gerekli hazırlıkları, kontrolleri yapmak gerekiyor. Yani 08:00’de eğitim salonunda oluyorum ve bunun için de en geç 07:25-07:30 gibi evden çıkıyorum. Eğitim bittikten sonra ise herhangi bir toplantım, katılmam gereken bir yemek, online bir eğitim falan yoksa en geç 18:00 gibi eve dönmüş oluyorum. Çocuklarım ve eşimle geçirdiğim zamanları, dinlenmek, okumak, TV seyretmek gibi sosyalleşmeye ayırdığım zamanları da hesaba katınca antrenman yapmaya çok az zaman kalıyor.


Sporcuların, özellikle de ağır sporlar yapan sporcuların günde en az 8 saat uyumaları gerekiyor. Kasların asıl gelişimi, kondisyonun asıl artışı aslında hep bu dinlenme zamanlarında oluyor. Akşamları 18:30-19:30 sabahları da 06:00-07:00 arasındaki saatler antrenmanlara ayırabileceğim ideal zamanlar oluyor. Hafta içi günlerde günde 1 saatlik tek ya da 2 saatlik çift ayrı antrenman yapmak, istenen hedefe ulaşmak için yeterli bir çalışma oluyor. Hafta sonlarında ise antrenman saatleri 3-4 saat ve üzerine çıkabiliyor. Ben çoğunlukla cumartesileri de çalıştığım için uzun antrenmanları tamamlamak için geriye bir tek pazar günleri kalıyor. Pazar günleri çocukluğumdan beri aile günü demek benim için.


Yetişkin olup, Özlem ile birlikte kendi çekirdek ailemizi kurduğumuzda da bu durum değişmedi. Birlikte yapılan kahvaltılar, sohbetler, sonrasında planlanan sosyal aktiviteler, sinemaya ya da sahilde bir yürüyüşe gitmek falan hep pazar günü için planlanıyor. Hafta içi herkesin, çocuklar dahil tüm aile üyelerinin belli bir koşuşturması olduğu için bir arada olunabilecek ideal gün hep pazar günü olarak çıkıyor karşımıza. İşte burada bir karar vermek, sonra da verilen bu kararın ardında kararlılıkla durmak gerekiyor. Uzun antrenman yapılması lazım ve aynı zamanda aileyle de zaman geçirilmesi lazım. İnsan her ikisine de ihtiyaç duyduğu için birini seçmiyor. En azından ben birini diğerine tercih etmiyorum, ikisini de yapabilecek bir çözüm bulmak için kendimi zorluyorum.


Her iki isteği de karşılamak için fedakârlık yapmak gerekiyor. Tıpkı hafta içlerinde olduğu gibi Pazar sabahlarında da en geç saat 05:00’te uyanıyorum. Kahvaltı, giyinme gibi hazırlıklarımı tamamladıktan sonra 06:00 gibi antrenmanıma başlıyorum. Özellikle kış aylarında ben sokağa çıktığımda, havuza gittiğimde hava hâlâ karanlık oluyor. Hatta antrenman bitip işe doğru yola çıktığımda bile güneş henüz doğmamış oluyor. Çocuklarım ve eşim 09:30-10:00 gibi uyanıyorlar pazar günleri, hatta bazı günler biraz daha geç uyandıkları bile oluyor. Bu da bana onlar uyanmadan uzun antrenmanlarımı bitirip eve dönecek, duşumu yapıp kahvaltı sofrasına yetişecek zamanı tanıyor.


Hafta içlerinde de tıpkı hafta sonlarında olduğu gibi bu kadar erken uyanmak ve yoğun efor sarf etmek bedenime sağlık katsa da ufak bir yan etkiyi de beraberinde getiriyor; öğle yemeğinden sonra bastıran uyku! Bunun çözümünü de 1 saatlik öğle aralarında 15-20 dakikayı geçmeyen kısa şekerlemeler yapmakta buldum. Nerede ve ne şartta olursam olayım muhakkak oturduğum yerde biraz daha yayılarak (uzun oturarak) 15 dakika kadar gözlerimi kapatıp dinleniyorum.


Sabahları, hem de neredeyse haftanın 7 gününün sabahları 05:00’te uyanmak, sağlıklı ve dinç bir şekilde spora başlayabilmek için her gün en geç saat 21:30 – 22:00 gibi akşam uykusuna geçiyorum. Bu durum başlarda eşimi biraz rahatsız etmişti. Ara ara hâlâ ediyor aslında. Tam karşılıklı sohbet edeceğimiz, daha detaylı bir şeyler konuşacağımız saatlerde benim uykum gelmiş oluyor. Hedeflerime ve seçimlerime duyduğu saygıdan olsa gerek, artık pek fazla şikâyet etmiyor eşim.


Cuma ve cumartesi akşamları bu rahatsız olma duygusuna arkadaşlarımız da ekleniyor. Bir yerlere gidip bir şeyler yaptığımızda ben en geç 21:00 gibi eve dönme ihtiyacı duyuyorum. Bu nedenle akşamları dışarıda olmayı pek sevmiyorum. Uzun yıllardır içkiyle aram yok, hiç içki içmiyorum. Sigara da içmediğim için sigaraya çıkıldığında yapılan sosyalleşme sohbetlerine de dahil olmuyorum. Yaptığım özel diyet nedeniyle her şeyi de yemiyorum ve hatta en geç 20:00 gibi bir şeyler yemeyi kesiyorum.


Arkadaşlarımızla dışarıda bir eğlence mekânındaysak ben şöyle bir görüntü sergiliyorum; sadece su içen ve erkenden uykusu gelen sıkıcı bir insan! Araba kullanacak olmasam ve bu sayede alkol kontrol noktalarını sorunsuz geçecek olmasalar belki de beni hiç davet etmezlerdi. Hiç içki içmeyen ve trafik kontrollerinden kolayca geçebilen bir “şoför” arkadaşı pek çok yere davet ediyorlar ister istemez.


Hepsinin elbette bir nedeni var. Beni bu denli motive eden sporun ruhumda derin anlamları var. Hedef belirlemek ve o hedefe emin adımlarla, kararlılıkla ilerlemek beni ben yapan yapıtaşım olan duygu ve değerlerle konuşuyor aslında. Temel dürtülerimle konuşuyor. Hayatta hissetmeye yoğun şekilde ihtiyacım olan duygular, başarma ve takdir edilme. Derinlerine indikçe yetersizlik ve çaresizlik duygularından kaçınmak için de başarmak duygusuna sarıldığımı görebiliyorum. Bir antrenmanı tamamladıktan sonra tüm hormonal dengem, vücudumdaki kimyasallar olumlu yönde değişiyor. Ancak duygu seviyesinde olan bundan çok daha fazlası.


Neden kafama taktığımı yapma konusunda bu kadar kararlıyım? Neden başarı ve beğenilme benim için bu kadar önemli? Neden yetersizlik ve çaresizlik duygularına katlanamıyorum? Kibirli davranışlar sergileyen insanlar (ki Jung’a göre onlara kibirli davranmıyor, ben o davranışların kibirli olduğunu düşünüyor ve öyle bir anlam atfediyorum) bana kendimi yetersiz hissettirdikleri için en sert, en kırıcı tepkilerimi onlara veriyorum.

Bunun nedeni tam olarak nedir peki? Hayatımın hangi kesitinde bu duyguların temelleri atıldı? Tüm insani kök gelişim evrelerinde olduğu gibi değerlerin de gelişimsel temelleri çocukluk yaşlarında atılıyor. Benim başarı, takdir ve ona eşlik eden diğer tüm duygusal ihtiyaçlarımın, inanç ve değerlerimin temelinde çocukluğumda deneyimlediklerimden izler var. Ben 11-14 yaşları arasında yatılı (neden bu kadar erkenden yatılı okulda okuduğum da başka bir yazının konusu aslında) okudum ve sonrasında da 15-18 yaşları arasında ailem İzmir’den 90 km uzaklıktaki Salihli’de yaşadığı için İzmir’deki evimizde tek başıma yaşadım.


Üniversiteden sonra ise zaten İzmir’den İstanbul’a taşındığım için yine ailemden uzaktaydım. Çok erken yaşlarda evden, aileden uzakta olmak insana pek çok şeyi erkenden öğretiyor. Kişisel hijyenden hayattaki sorumluluklara, neredeyse her işini kendi kendine halletmek zorunda kalıyor insan. Bu hayatı tanıma anlamında, olgunlaşma anlamında çok olumlu oluyor elbette. Ancak madalyonun diğer tarafında da hep bir yalnızlık hali, benim benden başka kimsem yok hali de oluşuyor. Alanımı, kendi kişiliğimi çok net bir şekilde korumalıyım, ben kendime bakmazsam kimse bana bakmaz, yardım etmez varsayımı gelişiyor. Buna benim konuşkan, dış dünya ile iletişime açık ve insani ilişkileri kuvvetli bir insan olduğumu da eklersek takdir görme, yaptıklarımın diğerleri tarafından farkında olunması ve öz benlik alanımın gücünü bu şekilde arttırma ihtiyacım daha da net anlaşılabilir sanıyorum. Büyüdükçe, ekmek paramı kendi başıma kazanmaya başladıkça, kurumsal hayat içerisindeki her an, yeniden ve sürekli başarı ve sonuç beklentisinin de etkilerini deneyimlemeye başladım. Kurumsal ortamda, büyük şirketlerde temel amaçlardan birisi, daha doğrusu şirketlerin çalışanlarından temel beklentilerinden birisi (ve belki en önemlisi) sürdürülebilir ve yüksek seviyede başarının elde edilmesidir.


Kurumsal hayatta çalışanların kulaklarında sürekli “hadi, hadi, hadi” sesi yankılanır. “Hadi, daha fazla sat, daha fazla başar, daha fazla sonuç al” bitmek tükenmek bilmeyen sesler. Bendeki başarma ve takdir görme açlığı, onları bulduğumda tatmin olmama neden olurken, bulamadığım durumlarda kendimi yetersiz ve çaresiz hissetmeme neden oluyor. Bu sevimsiz duygular benim kolayca duygu seviyesinde çökmeler yaşamama, öfkelenmeme neden oluyor. Sporu sevimsiz hallerimi bertaraf edecek şekilde bedenime serotonin (seretonin bizi sabahları güne hazırlayan uyanık tutan bir nörotransmiter aynı zamanda, melatonin de bizi uykuya hazırlayan bir nörotransmiter) salgılatmayı öğretmek için de kullanıyorum. Bu sayede zorlandığım duygu durumlarımla baş etmem kolaylaşıyor. Belki de bana öyle geliyor sadece.


Yeniden o geceye döneyim. Geçirdiğim antrenman sürecinde kuvvetim artarken, kilomda az da olsa hafiflemeler oluşmaya başlamıştı. Hem zihnen hem de bedenen yarışa hazırdım.

1 Haziran sabahı THY’nin 07:35 İstanbul Atatürk – Milano tarifeli uçağı ile yolculuk başlayacaktı. Bisikletimi çantası ile birlikte alabilecek orta büyüklükte bir aracı da yine aylar öncesinde kiralamıştım. Milano’dan Bormio’ya giderken Como Gölü’nden de geçecek, manzaranın tadını çıkartarak yarış bölgesine ulaşacaktım.


Yarışma 3 Haziran 2018 Pazar günü olacağı için 1-2 günü hem iklime alışarak hem de yeni yerleri keşfederek geçirecektim.Çok ufak tefek aksaklıklarla tüm antrenmanlarımı koçumun yazdığı şekilde harfiyen tamamladım. Günler öncesinden kıyafetten beslenmeye tüm eksik malzemelerimi alıp çantalara yerleştirdim. 31 Mayıs 2018 gününe kadar her türlü hazırlığımı yapmanın verdiği huzurla ve ertesi gün yolculuğa çıkacak olmanın verdiği heyecanla uyandım.


O gün bir eğitimim vardı ve çok geç saatlere kalmadan bitecekti. Eğitime planladığım gibi gittim, oldukça da iyi geçti. Eğitimin sonuna doğru yazı tahtasına bir şeyler çizmek için olduğum yerden ayağa kalktım. Tam da o anda sağ bacağımın üst kaslarında tuhaf bir ağrı hissettim. Eğitim bitti, eve geldim. Arabadan indiğim anda ağrının şiddetinin arttığını fark ettim. Artık sadece sağ üst bacak kaslarım ağrımıyordu. Bu ağrılara sağ dizimden sağ ayak bileğime kadar inen kuvvetli uyuşmalar da eşlik etmeye başlamıştı. Eve çıktım. Bisikletimi bir gece önceden çantasına yerleştirmiştim. Tüm çantaları, içlerindekileri bir defa daha kontrol ettim. Hiçbir eksiğim yoktu. Planım erkenden yatmaktı, saat 05:35’te havaalanında olmam gerekiyordu çünkü. 04:00 gibi uyanmam, yetişmem için yeterli olacaktı.


Saat 21:00 gibi ağrılarım iyice şiddetlenmeye başladı. Akşam üzerinden itibaren kas gevşetici ve ağrı kesici tabletler almaya başlamıştım. Ağrılar bazı dönemlerde hep oluyordu ve bu tip ilaçlarla hızla düzeliyordum. Saatler ilerledikçe ilaçların işe yaramadığını, bunun yanında ağrıların şiddetinin giderek arttığını fark ediyordum.


Saat 22:00 gibi eşim Özlem’e sanırım ben yarın gidemeyeceğim, çok sancım var dediğimi anımsıyorum. Saat 22:30 itibarı ile gidemeyeceğim kesinleşmişti. İtalya’ya gitmek bir kenara, oturduğum yerden 5 metre ötedeki yatak odasına bile gidemeyecek şekilde kilitlenip kalmıştım. Ağrının şiddetinden iki büklüm bir halde oturduğum koltukta kıvanıyordum.


Saat 23:30 gibi evimize en yakın tam teşekküllü hastanenin acil servisine gelmiştik. Tam bu andan 4 Haziran 2018 Pazartesi gününe kadar çektiğimin çilenin üzerine ek bir çile ekleyen farklı bir süreç başlamıştı. Gittiğimiz hastanenin acil servisindeki uzman doktor bunun kaslarımla ilgili bir sorun olduğunu söyledi. Fıtık olmadığını, sinirlerimle ilgili bir durum olmadığını belirtti ve buna uygun bir tedavi düzenledi. Saatler geçtikçe tedavi hiçbir işe yaramadığı gibi tablo giderek daha da kötüleşiyordu. Takip eden 96 saat boyunca 6 defa daha hastaneye gidip gelerek ağrılarıma, çektiğim acıya bir çözüm aradık. Hafta sonuna denk gelen bir süreç olması bizi farklı hastane ve doktor arayışından alıkoymuştu ya da derler ya belki de basiretimiz bağlanmıştı. Pazartesi sabahın gelmesi ile birlikte kendisi de sporla haşır neşir olan sevgili doktorum Onur Tetik’in yanına geldik. Onur Abi tabloyu görür görmez anladı ve seni acilen hastaneye yatırmamız gerekiyor, dedi.


4 Haziran günü hastaneye yatışım yapıldı. Yüksek dozda ağrı kesiciler eşliğinde EMG, MR gibi tüm tetkiklerim tamamlandı. Evet, sonuç fıtıktı. Yeni bir fıtık. Daha öncekilerden farklı iki omur arasında oluşan yeni bir disk kayması. Fakat sıkıntımın bu kadar olmadığı da yine yapılan tetkiklerle anlaşılmıştı. Yıllardır deforme olmuş omurlarımda da kaymalar olmuştu.

5 Haziran 2018 sabahı erkenden hayatımda ilk defa genel anestezi alarak 5 saat süren bir operasyon geçirdim. Kaymış ve sinirlerin üzerine bası yapan disk yerinden alındı. Kayan iki omurum 4 ayrı titanyum vida ve omurlar arasına kurulan bir destek sistemi ile yeniden olması gereken yerlerine getirildi.


Sonuç itibarı ile epey sıkı bir operasyon geçirmiştim. 31 Mayıs akşamı bedenimde yaşadığım sancılar 5 Haziran öğle saatlerinde tamamen kesilmişti. Fakat duyusal olarak yaşadığım sancılar henüz dinmekten çok uzaktaydı. Aylarca emek verdiğim, hayalini kurduğum bir hedefe ulaşamamış olmak beni psikolojik olarak darmadağın edivermişti. Çok yorucu bir duygusal döngüye girdim farkında olmadan. Dokunsalar ağlayacağım denir ya, ben dokunmasalar da ağlayacak haldeydim. Yaşadığımın bana, hayatıma bakıp bazı şeyleri gözden geçirmem için bir büyük fırsat olduğunu idrak etmem 5-6 günümü daha alacaktı. Bu konuyu ilerleyen satırlarda daha da detaylı olarak aktarmaya çalışacağım.

Psikolojik olarak yaşadıklarımın yanında fizyolojik olarak yaşadıklarımı da biraz daha somut olarak paylaşmak istiyorum. İnsan bedeni sırlarla ve garipliklerle dolu. Sinirlerin üzerinde bir baskı oluşmuş, bu baskı kaslarımı kullanamama neden olmuş, bu da büyük bir sıvı ve kuvvet kaybına yol açmıştı. Ameliyatın üzerinden yaklaşık 50 gün geçtiğinde bile sağ bacağımda eski kuvvetim ve eski kas kütlem oluşmuş durumda değildi.


3-4 ay içerisinde önce kuvvetimin yerine gelmeye başlayacağını ve takip eden süreçte de kaslarımın yeniden eski kütlesine kavuşacağına inanıyordum. Her şey bu kadarla bitebilseydi keşke. Keşke bu operasyonun ardından her şeyin yolunda gittiğini ve hızla toparlandığımı yazabilseydim. Maalesef öyle olmadı.


Bedenen ve duygusal olarak daha ağır ikinci bir sınavdan geçeceğimi aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Ameliyatın ardından rutin pansuman döngüsü ve dikişlerin alınma işlemi gerçekleşti. Evde de olsa bisiklet üzerinde ilk sürüşlerimi yapmaya başlamıştım hatta. İşimin başına da dönmüştüm. Her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu. Gelmiş ve geçmişti işte.


Sonra, ameliyatın üzerinden 32 gün geçtikten sonra, ameliyat bölgemin etrafında yoğun bir acı hissetmeye başladım. Aynı bölge çok fazla kızarmaya ve ısınmaya başladı. Birden ateşim 38-38,5’lara çıktı. Ne olduğunu anlayamıyordum. Hemen doktorumu aradım ve ertesi sabah erkenden hastaneye gittik. Enfeksiyon kapmıştım.


Nasıl oldu ve neden oldu anlayamadığımız bir şekilde enfeksiyon kapmıştım. Üstelik yapılan kan analizine göre çok da yüksek seviyede ve kuvvetli bir enfeksiyondu. Tam olarak iyileşmemiş ama iyileşmesine çok az kalan ameliyat yerimden ufak bir akıntı olmuştu. Doktorum eliyle baskı yaparak yaklaşık 10 - 12 dakika boyunca deri altında biriken irini dışarıya çıkarttı. Hayatımda böyle bir acı yaşadığımı hiç anımsamıyorum. 10-12 dakika bana 1-2 saat gibi gelmişti.


Acıdan tansiyonum düştü ve kendimi bayılacak gibi hissediyordum ki işlem bitti. Doktorum yaradan kültür aldığını ve laboratuvar sonucuna göre tedaviye karar vereceğimizi, şimdilik evime gidebileceğimi ve kendisinin beni bilgilendireceğini söyledi. Yoğun enfeksiyon varsa tedavisi de yoğun antibiyotik olacaktır diye düşünüyorduk Özlem’le. Gece saat 21:00 gibi doktorumdan bir mesaj geldi, aslında daha önce aramış ancak ben telefonu duymamışım. Mesajında enfeksiyonun çok ciddi bir seviyede olduğunu, ameliyat bölgemde titanyum malzemeler de olduğu için bunun çok tehlikeli sonuçları olabileceğini ve bu nedenle de aynı bölgeyi yeniden ameliyat ederek detaylı bir temizlik işlemi yapmaları gerektiğini söyledi. Gece 00:00’dan itibaren bir şey yemeyi ve içmeyi kesmemi, sabah 08:00 gibi yeniden ameliyat edileceğimi belirtti. 07:00 gibi acil servisten girişinizi yaparsınız, orada buluşuruz diyerek mesajını tamamlamıştı.


Özlem ile birbirimize baktık. Kısa bir sessizlik oldu. Duygusal olarak zaten tam olarak toparlanamamıştım ve bir defa daha yıkıldım. Bu defa daha da büyük bir şiddetle yıkıldım hem de. Şaşılacak bir şekilde bir an için duyguları bir kenara koymaya çalışarak mantıklı taraflarımızı kullanabildik. Hastanede kalırken lazım olacak olan gerekli eşyalarımızı, birkaç parça giysi ve diş fırçalarımızı çantamıza yerleştirdik. Sabaha kadar neredeyse hiç uyumadım. Salonda oturdum ve boş boş duvarları seyrettim. Özlem de aynı anda yatak odasında uyuyamıyordu. Kaygılıydık. Gergindik. Korkuyorduk.


Sabah 07:00 gibi acil servisten giriş yaptık. İşlemlerin tamamlanmasının ardından 08:15 gibi ameliyata alındım. 09:30 gibi odamdaydım, bu defa işlem oldukça kısa sürmüştü. Şükürler olsun ki enfeksiyon yüzeyde birikmişti, derine inmemişti ve tamamen temizlenmesi kolay olmuştu. Ameliyat bölgesinde toplanacak kirli kanı toplamak üzere VAC adı verilen kuvvetli vakum gücü olan bir diren sırtıma yerleştirilmişti. Tedaviye bir de Enfeksiyon Hastalıkları konusunda uzman bir doktor dahil olmuştu. Doktorlar işlerini şansa bırakmak istemiyorlardı bu kez.


Günde 7 doz, çok kuvvetli antibiyotikleri damar yolundan vermeye başladılar. Antibiyotiklerin bazıları damar yollarını yıpratıcı yan etkiler gösteriyordu. Açılan damar yolu 2 gün içerisinde damarlarımdaki deformasyondan dolayı kapanıyordu ve mecburen farklı bir damarda yeni bir damar yolu açılıyordu. Hastanede tam 7 gece kaldım. Bu süre boyunca toplam 9 ayrı damar yolu açıldı. Kollarım delik deşik olmuştu. İkinci ameliyattan sonra ameliyat bölgesi iyice hassaslaşmıştı. Ağrıdan ziyade bir yanık, sürtünme yanığı acısı çekiyordum. VAC’ın hortumlarının da negatif yönde katkısı ile gecede toplam 2-3 saat kesik kesik uyuyabiliyordum. Sürekli yan yatmaktan kalça kemiklerimin tam yanlara denk gelen ve yatağa değen kısımlarında ciddi ağrılar oluşmaya başlamıştı. İkinci ameliyatın üzerinden 4 gün geçtiğinde VAC denen cihazı söktüler. Yine muazzam bir acı eşliğinde gerçekleşti sökme işlemi. VAC çıktıktan sonra belimde bir çukur oluşmuştu ve açık yara halindeydi. 1 günü de o halde, açık yaranın katmerli hale getirdiği yanık acısı ve ağrılarla geçirdim. Ertesi gün oluşan çukuru da kapayacak şekilde ufak bir operasyon daha yapacaklarını söylediler. 43 sene boyunca bir kere bile genel anestezi almamış olan ben, 50 gün içerisinde 3. defa narkoz alacaktım.


Artık ameliyat hazırlık ve uyandırma ünitesi evimin oturma odası gibi olmuştu. Bayılmadan hemen önce gördüğüm insanlar, duvarlar, uyanırken yüzüme takılı olan oksijen maskesi, EKG kabloları her şey çok tanıdıktı ve olaylar sanki sürekli birbirini tekrar ediyordu. Sevimsiz kâbusu tekrar tekrar yaşıyor ve bir türlü tam olarak kâbustan kurtulamıyordum. Son kez narkoz aldıktan yaklaşık 45 dakika sonra uyandırıldım ve yeniden 4. kattaki hasta odama geri döndüm. Ağrılarımda, daha doğrusu gerilen derilerimden kaynaklanan yanık hissimde hiçbir hafifleme emaresi yoktu. Yine sırt üstü yatamıyor, yine uzun süreli uyuyamıyordum.Bir günün medikal akışında 6-7 defa ateş, nabız, tansiyon ölçülüyor, 4-5 defa damar yolundan ilaç veriliyordu. Bunlardan kalan ara zamanlarda da diğer fizyolojik ihtiyaçlarımı gideriyor, TV seyrediyor, bir şeyler okuyordum.


Nihayet hastaneye yatışımın, daha doğrusu ikinci yatışımın üzerinden 7 gün geçtikten sonra bir defa daha taburcu oluyordum. Bu satırları yazdığım günlerde hastaneden ikinci defa taburcu olmuştum. Evde ağız yoluyla günde 4 defa antibiyotik almaya devam ediyordum. Dikişlerim hâlâ alınmamıştı ama şükürler olsun ki evimdeydim ve 7 gün sonra ilk defa duş alabilmiştim. Duş alabilmenin, üstelik sıcak yaz günlerinde 7 gün aradan sonra duş alabilmenin bu kadar rahatlatıcı bir şey olduğunu yaşamasaydım asla bilemezdim.


Son iki günümde karşı odama bir hanım getirdiler. Sonradan öğrendim ki son evrelerinde olan bir kanser hastasıymış. Özellikle ikinci gecesinde sabaha kadar acıyla inlediğini duydum. Odasında sürekli birileri vardı. Sanıyorum yakın akrabaları, çocukları falandılar. Yakınları ile bazen odalardan aynı anda çıkıyor ve koridorda (koridorda bir ileri bir geri düzenli olarak yürüyordum fırsat buldukça) göz göze geliyorduk.


Yakınlarının gözleri hep yaşlıydı. Belli ki büyük bir üzüntü içerisindeydiler.İşte o anlarda kendimi düşündüm. Yukarıda kelimelerce anlattığım, sanki dünyanın en büyük ve çözümsüz acısıymış gibi yaşadıklarını anlatan kendime tepeden bakarken buldum kendimi. Çok kızdım ve ne kadar da şımarık olduğumu düşündüm. Elbette herkesin yaşadığı acı kendisine, kendi taşıma kapasitesine göre.


Rastlantılara, tesadüflere pek fazla inanmayan biri olarak bu yaşadığımın bana söylemek istediği bir şeyler vardı kesinlikle. Bulunduğum katta hep cerrahi operasyon geçirmiş has- talar yatıyordu. Hepsi kendisine göre acılarla uğraşıyordu. Ancak bana adeta alarm zili gibi silkeleyici, uyandırıcı bir etki yapan şey, şiddetli acılarla boğuşan ağır bir hastanın onlarca oda dururken gelip benim tam karşı odama yerleştirilmesiydi. Nedensiz yere böyle bir şey olacağına inananlardan değilim. Her şeye fazla abartılı anlamlar yüklemeye çalıştığımı düşünebilirsiniz. Tamamen tesadüfen böyle bir olayın olduğuna inanabilirsiniz. Fakat dedim ya, ben tesadüflere pek inanan birisi değilim. Her şeyin bir olma nedeni, bir derin anlamı oldu- ğuna inananlardanım.


Tam pek çok şeye isyan etmemin zirveye çıktığı bir günde gelmişti karşı odamdaki kadın- cağız. Tam artık yeter diye söylenmeye başladığım, neden benim başıma bu geldi, neden kurtulamadım bir türlü diye şikâyet etmelerimin fokurdadığı bir günde, anda gelmişti.O an toparlanmaya başladım işte. Bunu fark ettiğim o an. Adeta sert bir tokat atmıştı bana karşı odamdaki kadın. Başıma geleni abartmayı kesip aldığım dersi cebime koyup yoluma devam etmem gerektiğini o an fark ettim. Şükretmem gerektiği tam da o anda dank etti kafama. Tüm bu süreç, ki henüz tamamen sona ermedi bana biraz durmamı, elimdekilerle yetinmemi, elimdekilere şükretmemi öğretmek için yaşanıyordu.


Hayatta başıma gelen en güzel şeyin, bu süreçte bir saniye bile elimi bırakmayan güzel eşim Özlem’in varlığına minnettar olduğumu anımsamam için, çocuklarımın sağlıklı ve mutlu insanlar olduklarına şükretmem için yaşanıyordu. Maddi kaygılar ve yansıması olan hırsların boşluğunu bana anımsatmak için yaşanıyordu.


Bu 45-50 günlük süreçte çok ciddi gelir kaybetmiştim. Bu elbette sevinilecek bir şey değildi. Fakat hayatın da sonu gelmemişti. Sağlığıma kavuşmamı bekleyen pek çok iş ortağım, müşterim beni arayarak, mesajlar yazarak merak etmemem gerektiğini söylediler.

Gerçekleştiremediğimiz programları ileri tarihlere aldıklarını ve ben düzeldikten sonra programları yine benimle yapacaklarını belirttiler. Yılın sonuna kadar nasıl dolar ya da dolar mı acaba dediğim günlerim dolmaya başlamıştı.Tekrar tekrar şükrettim. Tekrar tekrar biriktirdiğim bu güzel insanlar için hayata teşekkür ettim.


Yani aslında her şey olması gerektiği şekilde ve olması gerektiği zamanda olmuştu, oluyordu ve olacaktı. Hiçbir şey benim istediğim saatte olmuyordu. Geçmişte olmamıştı, gelecekte de olmayacaktı. Her şey kendi olması gereken saatte oluyordu. Bu hastalık da olması gerektiği zamanda, kolunun altında bana vereceği dersler birlikte belirmişti. Görevini tamamladıktan sonra da tam olarak gitmesi gereken saatte toparlanıp gidecekti.


Eşref saati geldiğinde ne olacaksa o oluyordu.


Ne bir dakika önce ne bir dakika sonra.


Eşref saati geldiğinde oluyordu her şey.

24 views0 comments

Recent Posts

See All