• Ates Ataseven

Özgürlük ve Koşmak

Açık havada rahatça koştuğumuz günlere biraz ara verdiğimiz bu sevimsiz günlerde özgürlük ve koşmak üzerine yazmak istedim.





“Az kaldı, son 6 dakika. Bu hızla gidersem yaklaşık 1 km demektir bu. Nefesim nasıl? Biraz zorlanıyorum sanırım artık. Nabzıma bir daha bakayım, 169 olmuş. Epey yüksek. Bir türlü düşük nabızda daha hızlı gidemiyorum. Yıllar oldu, kilom da azaldı. Hala nabzım çok yüksek.

100 metre daha geride kaldı, ha gayret bitiyor. Sağ üst bacak kaslarım hala güçsüz. Ameliyatın üzerinden aylar geçti, ama hala güçsüz işte. Neyse buna da şükür. Bir sakatlanma ya da bel problemine daha katlanamam.


Acaba çok mu zorluyorum kendimi? Sürekli bedenini dinlersen böyle olur tabi, sürekli bir mızmızlanma duyarsın. Ama bedenimi de dinlemek zorundayım. Ya dinlemezsem ve zamanında duyamadığım bir sinyal daha büyük bir dert haline dönüşürse? İşte o zaman perişan olurum. Şimdi de sol üst arka kaslarımda bir çekme var sanki. Of, çok fazla dinliyorum işte bedenimi yine. Bir şeyim yok. Her koşuda sonlara yaklaşınca böyle oluyor. Ha gayret 800 metre kalmış bak, bitiyor.


Acaba müzik eşliğinde mi koşsam? Ya da sesli kitap dinleyerek? Yok yok, en iyisi böyle. Hiçbir şey dinlemeden, kendimle ilgili her şeyi dinleyerek. Zihnimin ferahlaması için harika bir araç koşmak. Müzik bu dinginliği bozabilir. Hem zaten yok kulaklık çıktı, yok kablo dolandı, bluetooth koptu derken dikkatim de dağılır. Üstelik trafik akışı olan yollarda koşuyorum, gelip geçen araçların seslerini de duymam lazım. Geçen gün bir belediye otobüsü neredeyse 10 cm yakınıma kadar girmişti. Hatırlasana, az daha dikiz aynası kafama çarpacaktı. Sesleri duyabilir olmalıyım. Çok az kaldı hadi. Sol ayak, sağ ayak, sol ayak, sağ ayak. Kollarımı da iyice sallarsam daha rahat ederim. Yere bakmamalıyım, ileriye bak hadi! En ileriye bak, baş yukarıda, burundan al nefesi, ağızdan ver. Al ve ver, al ve ver. Evet son 500 metredeyim. Bitiyor bitiyor.


Boğazım iyice kurudu artık. Keşke yanıma el matarasında biraz su alsaydım. Dilim resmen damağıma yapışıyor. Bunun sadece bir deyim olduğunu sanırdım eskiden. Bayağı yapışıyormuş gerçekten. Nabzım hala 169 civarında, daha fazla yükselmedi neyse ki. Hadi bitti bitiyor artık. Esnemeleri yapmayı atlamayayım aman. Tüm bu kasların asıl ilacı o esnemeler. Ne zaman esneme yapmıyorum, o zaman soğuduktan sonra kramplarım oluyor. Eve girmeden esnetirim bacaklarımı. Otoparktan hemen çıkıştaki merdivenler çok uygun. Şu parkı geçince bitiyor antrenman. Oto yıkamacının tabelasının altında dururum. Hadi gayret, hadi bitti. Son 20 metre, 10 metre. Ve sonunda bitti. Çok şükür!”


Haftanın yaklaşık olarak 3 günü koşuyor(dum)um, Korona sayesinde biraz mola verdim son günlerde. Genellikle 40-50 dakikalık koşular. Evden çıkıp bazen eve yakın koşu ve yürüyüş alanına, bazen de ana cadde üzerinden 2-2,5 km uzağa gidiyorum. Yazın özellikle sabah erken saatleri, kışın ise akşamüzeri saatlerini tercih ediyorum. Aslında son 7-8 aydır genellikle akşamüzeri çıkabiliyorum. Erken uyanmak karanlıkta çok kolay olmuyor.


Hemen hemen tüm koşuların son 1-1,5 km’lik bölümü yukarıda anlattığım şekilde oluyor. Ciddi bir zihinsel gevezelik halindeyim kendimle. Yüzme ve bisiklete nazaran beni en çok koşu zorluyor. Koşmak için hem fazla uzunum hem de fazla ağırım bence. Üstelik omurgamda da epey sıkıntılarım var. Aslında en kolay yapılacak olan koşu antrenmanları. Bir çift ayakkabı ve mevsime uygun kıyafet ile her yer antrenman sahası oluveriyor. Asfalt, tartan pist, orman her yer koşmaya uygun.


Peki neden koşuyorum? Aslında bu soruyu bana koşmayanlar sorunca kendimi tutamayıp neden koşmayayım ki diyorum çoğu zaman. İçimdeki ukalayı bir kenara bırakacak olursam, neden koşuyorum biraz anlatayım. Belki neden yüzüyorum, bisiklete biniyorum ve koşuyorum diye sormak daha anlamlı olur. Hepsini belli bir plan dahilinde haftada 6 gün yapıyorum çünkü. Bu üçünün peş peşe, yüzme bisiklet ve koşu şeklinde yapıldığı spora triatlon deniyor. Farklı mesafeleri var. Farklı organizasyonlar var. İçlerinde en meşhuru ve en çok bilineni Ironman yarışları. Ironman, yani demir adam. Bir sürü kadın sporcuya biraz ayıp ediliyor diye düşünsem de bu bir marka olduğu için çok fazla üzerinde durmamaya çalışıyorum. Ironman ABD menşeili bir şirket. 40 yıldır, hatta 40 yılı aşan bir süredir birçok ülkede triatlon yarışları düzenliyorlar.


Ironman markasının en güçlü tarafının ismi olduğunu düşünüyorum. İnsanlar “Demiradam” olarak tanıtmaktan dolayı kendileriyle gurur duyuyorlar bence. Gurur duyulacak bir şey gerçekten. Oldukça uzun mesafeleri peş peşe ve 3 ayrı branş için tamamlamak oldukça zorlayıcı. Bedensel zorluk mu daha zor, zihinsel mi tam emin değilim. Sanırım zihinsel kısım hem daha önemli hem de daha zorlayıcı. İşte belki de bu zihinsel efor benim ilgilimi çekiyor. Dakikada aklımdan geçen düşünce sayısının ciddi seviyede azaldığını deneyimliyorum antrenmanlarda. Daha az düşünceyi daha konsantre ve odaklı bir şekilde geçiriyorum beynimden. Bu da koşmayı, yüzmeyi, bisikleti bir meditasyon yolu haline getiriyor benim için.


İşte ben bunun için yapıyorum bu sporu, zihnimi dinlendirmek için bedenimi yoruyorum. Ruh ilacı bir nevi. Yaşadığımı hissetme ve şükretme fırsatı. Bedenimde spor sonrası o kadar dingin bir değişim oluyor ki, kelimelerle tam olarak anlatabileceğimi pek sanmıyorum. Hormonlar değişiyor, terlemek rahatlatıyor, bozulan elektronik aletlerde ilk yapılan şeydir ya hani “bir aç kapa”; işte sanki spor da bedeni bir açıp kapatıyor. Tazelenmiş olarak yeniden açılıyor sistem. İnsan kendisini çok ferahlamış ve gururlu hissediyor.


Duygusal ve bedensel etkilerinin yanı sıra zihinsel olarak da günlük hayatın akışına olumlu katkıları var sporun. Özellikle de triatlon gibi dayanıklılık sporlarının tamamının günlük hayata benzer etkileri olduğunu düşünüyorum. İş hayatını düşünelim örneğin. Ne iş yapıyorsanız yapın, hangi rol, görev ve sorumlulukta olursanız olun işlerinizi layıkıyla yapmanın 3 temel adımı var bana göre; Planlama, Uygulama ve Gözden Geçirme. Sadece iş hayatında değil, sosyal hayatta da diğer insanlarla olan ilişkilerde de çok önemli adımlar bunlar. Bu adımlarının her birinin sağlamlaşmasına da yapıları itibarı ile önemli derecede hizmet ediyor dayanıklılık sporları.


Çok kısa özetle; triatlonda iyi bir planlama ile hedef yarışlar seçiliyor. Yarışa uygun bir antrenman programı hazırlanıyor. Haftalar sonra yarış gününde planlamalara uygun olacak şekilde elinden gelenin en iyisini uygulamaya çalışıyor insan. Ve sonra uygulamanın ardından deneyimin değerlendirildiği gözden geçirme adımına geçiliyor. Uygulamada iyi gidenler, daha iyi gidebilecekler, çıkartılan dersler üzerinden geçiliyor. Çok kısaca yazınca, kulağa çok kolay uygulanacakmış gibi gelse de adımlar kendi içlerinde birçok değişkeni, bilinmezi ve zorluğu da barındırıyor.


Aslında iş ya da sosyal yaşam ayrımı yapmadan, hayatın tamamına hizmet edecek bir gelişim fırsatı sunuyor insana triatlon. Kişisel gelişim demek yerine, potansiyelimizin büyük kısmını açığa çıkartmaya çalıştığımız kendi en iyi versiyonumuza erişmeye olanak tanıyor demeyi tercih ediyorum. Kendi en iyi versiyonum nedir, neye benzer bilmemekle beraber, her gün bir öncekinden daha çok potansiyelimi en yüksek haliyle yaşamaya niyet ettiğimi söyleyebilirim.


Sporun iyileştirici gücü bedensel, duygusal, zihinsel ve ruhsal açıdan olumlu etkiler yaratarak varoluşun tüm boyutlarını aynı anda kucaklayabiliyor. Çok daha doyumlu ve anlamlı bir hayatın kapılarının aralandığını görebiliyorum spor sayesinde.


Başta da belirttiğim gibi, bugünler sokaklarda özgürce koşamadığım günler. Özgürlüğün önemini ve koşmanın iyileştirici gücünü bambaşka bir açıdan idrak etme günleri.


Yakında yeniden sokaklarda özgürce koşabilmek ümidi ile..


(Fotoğraf 8 Temmuz 2017 tarihinde katıldığım Geyik Koşusu parkurunda yapılan Gece Koşusu'ndan.)

19 views0 comments